BİTMEYEN YOLCULUK

3
1279

FARUK ALDANMAZ

Sınavlarımın bitmesi ve üniversitenin tatil olması ile birlikte valizimi doldurduğum gibi kendimi Atatürk hava limanında bulmuştum. Aylardır göremediğim ailemi, dostlarımı ve memleketimi görmek için sabırsızlanıyordum. Etrafta yolculuk etmek üzere bekleyen yüzlerce insan vardı. Kimisi şaşkın bir ifade ile etrafı izliyor, kimisi etrafına gülücükler saçıyor, kimisi de içindeki kederi dışarı vurmuş yorgun ve bitkin bir ifade ile üzgün üzgün bekliyordu. Herkes bir nedenden bir yerlere uçacaktı belki de. Gerekli güvenlik noktalarını geçtikten sonra yolculuk etmek üzere uçağa doğru yürüdüm. Uçak biletimin üzerinde yazan koltuğa doğru ilerleyip yerime oturdum. Mutluydum. Huzurluydum. Sevdiğim insanları, aylardır özlemini çektiğim insanları görmek için içim kıpır kıpırdı.

Uçak havalanmış ve yolculuk başlamıştı. Yaklaşık otuz dakika sonra yanımdaki yolcu dikkatimi çekti. Hemen yanımda 13-14 yaşlarında bir çocuk oturuyordu. Çocuğun elleri oldukça çatlamış yüzü güneşten yanmış ve kararmıştı. Üzerinde deniz mavisini anımsatan bir gömlek ve hafif çamura bulanmış koyu mavi bir pantolon, uçları aşınmış bir ayakkabı vardı. Elleri… Çatlamış bir toprak parçası gibi görünüyordu. Elleri emek kokuyordu. Ellerine baktıkça sanki benimle konuşuyor, geçimini sağlamak için çalışmak zorunda olduğunu haykırıyordu. Ağır bir işte çalıştığı çok belliydi. Kim bilir belki daha bu yaşlarda ailesinin geçimini sağlamak için veya okul harçlığını çıkarmak, belki de kardeşini okutmak için çalışıyordu.

Bir sıkıntısı vardı. Aşırı stresli davranıyor sürekli derin derin nefes alıyor ve aniden o nefesini bir yanardağın lavlarını püskürtmesi gibi hiddetle bırakıyordu. Acaba uçak korkusundan mı böyle davranıyordu? Sık sık öne doğru eğilip başını çatlamış ellerinin arasına alıyor uzunca öyle bekliyor sonra tekrar geriye yaslanıp derin derin nefes alıyordu çocuk. Kafamı hafifçe ona doğru çevirdim. O güneşten kızarmış ve yanmış yanaklarından bir damla yaş süzülmüştü. Ağır Ağır iniyordu gözyaşları. Yanağını bir bıçak gibi kesiyordu zorla inen gözyaşları sanki. Keder akıyordu yanağından. Ne olmuştu? Bu yaştaki bir çocuğu bu kadar büyük bir kedere boğan da neydi? Uçak korkusundan çok daha öte bir şeydi. Onun da yanında oturan orta yaşlı bir adam çocuğun kafasını kollarının arasına aldı ve yanağından öptü. O da ağlıyordu.

Çok geçmeden anladım ki bir yakınlarını kaybetmişlerdi. Bir insanı kas katı kesen ve böylesine bir kedere sokan ancak ölüm olabilirdi. Ölüm. Ne kadar da soğuk bir kelime ölüm. Bu kelimenin ağırlığını bile kaldıramıyorken bir insan, kim bilir o çocuk hangi yakınını kaybetmişti. O küçük omuzlarına kim bilir hangi yükler binmişti. Kim bilir kalbinin en derin yerlerinde kimin acısını yaşıyordu. Tekrar tekrar ağlıyor, daha sonra dik duruyor ve güçlü davranmaya çalışıyordu. Cesaretimi uzunca bir süre toparlayamıyor, kelimeler boğazıma düğümleniyor ve kimi kaybettiğini soramıyordum çocuğa. Yan tarafa döndükçe o çatlamış ellerinin arasına almış olduğu yanaklarından damla damla, ağır ağır inen gözyaşlarını görüyordum.

En sonunda bütün cesaretimi topladım ve kimi kaybettin diye sordum. Kafasını kaldırdı ve bana baktı. –Annem dedi çok kısık ve boğuk bir sesle. Ardından titrek bir sesle devam etti – Onlara bakmak için İstanbul’da çalışıyordum ve çok uzun zaman olmuştu onu görmeyeli dedi. Soğuk rüzgarlar üzerime doğru esmeye başlamıştı. Zihnim o anda buz kesmişti. Soğuk soğuk terlemeye başlamıştım. Şaşırmıştım. Donakalmıştım. Nasıl bir teselli verebilirdim ki? Hangi kelimeleri bir araya getirip anlamlı bir cümle kurabilirdim ki? Annesini kaybetmişti. Yakınını değil canını kaybetmişti. İçinde büyük bir keder kalbinde derin bir hasretle belki de son kez görmeye gidiyordu ölü bedenini. Kim bilir daha o küçük yaşta ne kadar zamandı annesinden, sevdiklerinden ayrıydı. Hayatın zorluklarına göğüs germek için, kocaman yüreği ile hayata meydan okumak için kim bilir kaç yaşındayken evinden çıkmış ideallerinden vazgeçmişti.

Uçak yere inmişti yavaş yavaş içinden çıkmak için hazırlanıyorduk. Çocuk yerinde duramıyor kemerini bir bağlayıp bir açıyor içten içe ağlıyordu. Hiçbir şey diyemiyordum. Bir an önce bu yolculuğun bitmesini ve henüz hayattayken sevdiklerime koşmak onları görmek, sarılmak istiyordum. Hayat tam da böyle bir şeydi. Ölüm ansızın sevdiklerimizi bizden alabiliyorken, her an onları kaybedip sevgilerinden mahrum kalabiliyorken insanlar nasıl bu kadar rahat sevdiklerini kırabiliyor, parçalayabiliyor diye düşüncelerimin içerisinde kayboluyordum. Bu kadar kısacık bir hayatta nasıl annenin, babanın ve diğer bütün sevdiklerimizin kıymetini bilemiyoruz? Sevdiklerimize neden sımsıkı sarılmıyor, onlarla daha fazla vakit geçiremiyoruz? Hayatın sevdiklerimizle güzel olduğunu neden anlayamıyor bu sevgimizi paylaşamıyoruz? Bir şey yapın. Tam da şunu yapın; bırakın kırgınlıkları, küslükleri usulca sevdiklerinizin yanına yaklaşın öpün ve sarılın. Hem de hemen şimdi! Bütün sevdiklerinize içten sevginizi gösterin! Sevin! Sevinin! Sevindirin!

Paylaş
Önceki İçerikDOĞANIN FERYADI
Sonraki İçerikKARŞIMDAKİ BEN
Dünyada bir iz bırakmak, güzel işler yapıp kalplere dokunmak, insanları zaman zaman düşündürmek, okumaya teşvik etmek, alıp başını çığ gibi büyüyen cehalete bir dur diyebilmek, sonraki nesillere ve şuankilere hatta kendimde dahil iyi birer insan olmanın neler gerektirdiğini bulmak göstermek, iyiliğin mutlaka birgün kötülüğe galip geleceği inancını büyütmek ve sorunun aslında ağaçta, gökyüzünde, yağmurda, karda, güneşte, ayda, duvarda değil insanlarda olduğunu ve herkesin, herşeyin değişebileceğini göstermek amacı ile yola çıkmış elinden geldiğince yazmaya çalışan sıradan bir birey. :)

3 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here