BEYAZ ESARET

4
843

FARUK ALDANMAZ

Aylar öncesinden alınan kömürler, odunlar kışın gelmesi ile birlikte yakılmaya hazırdı artık. Kışlık ayakkabılarım, kartopu için alınan eldivenlerim, kulaklarım üşümesin diye alınan berem ve üşümemek için benden bile ağır olan montum belki de aylardır kapağı açılmayan o karanlık ve sessizliğe gömülmüş dolaptan çıkmaya hazırdı. Evet, kar yağıyordu artık, şehir usulca kendisini yağan kara bırakıyordu. Lapa lapa yağan kar, tüten bacalar, karla kaplanmış yolları açmaya çalışan araçlar, kimi zaman yürürken ayağı kayıp tatlı bir düşüş sergileyen insanlar…

Akşam oluyordu yavaş yavaş. O bembeyaz şehir şimdi de karanlığa gömülüyordu. Sokak lambaları yetişiyordu yardımımıza ve o karanlığı aydınlatıyordu. Gözlerim bir an o sokak lambasına takılıyor ve derin bakışlarla izliyordum. Yağan kar süzülerek ve ahenkle tane tane yere iniyordu. Kocaman gökyüzü bizlere birer birer mutluluk indiriyordu. Bu güzel manzaraya bakıyor ve ertesi günün sabahına dışarıya çıkmayı dört gözle bekliyordum. O çok sevdiğim sobamız ihtişamlı bir şekilde yanıyor, bir anda üzerinde kaynayan demlik azar azar su döküyor odayı buhara boğuyordu. Hemen ardından çay demleniyor ve bütün ev halkı ile birlikte kışın soğuğuna meydan okurcasına sıcacık çaylarımızı yudumluyorduk. Kışın anlatılan masallar bir bir sıralanıyordu. Bir gece babam, bir gece annem anlatıyordu masalları. Belki de kışın en çok sevdiğim yönüydü sıcacık çay, cayır cayır yanan soba ve hayallerimi süsleyen o harika masallar…

Yatma vakti geliyordu. Derin bir uykudan sonra sabahın ilk ışıkları ile birlikte yavaş yavaş uyanıyorduk. Babam çoktan işe gitmiş oluyordu. Annem gece boyunca yağan kar nedeni ile okulların tatil edildiğini söylüyordu. Benim memleketimde bazen bir metre bazen daha fazla kar yağıyordu. Evet, bizim orada kışlar hep öyle geçerdi. Okulların tatil olmasının ardından şehir bana sessizce fısıldıyordu sanki: “Şimdi sıra sen ve arkadaşlarında, çıkın ve karın tadını çıkarın!”.

Kahvaltıdan sonra daha fazla sabredemeyip kışlıklarımı giyip hemen dışarı fırladım. Bütün arkadaşlarım toplanmış kartopu oynuyorlardı. Ben de onlara katılınca ekip tamamlanmıştı. Uzun bir süre kartopu oynamaya devam ettik. Fakat hayır biri eksikti! Mahallemize henüz kar yağmadan taşınan Cemil yoktu! Etrafa bakıyordum ve gerçekten de aramızda yoktu. Gözlerim bir anda onların kiracı olarak oturdukları eve takıldı. Buğulanmış bir pencere ve o pencereyi sürekli olarak silen bir el görüyordum. Silinen pencerenin ardından masum bir bakış ve hemen ardından gelen bir tebessüm… Beni görmüştü Cemil. Kendimce hasta olduğunu düşünüyor, o yüzden çıkamadığını aklımdan geçiriyordum. Pencereye yavaş adımlarla yaklaştım. “Cemil, neden bizimle oynamak için gelmiyorsun? Hasta mısın?” diye sordum. “Hayır, gelemem” dedi. Çıkıp gelmesi için ısrar ettim. Daha fazla ısrarıma dayanamayıp “tamam biraz sonra geleceğim” dedi. Oynamaya geri döndüm. Uzun bir zaman geçti. Kardan adam bile yapmış; kafasına bere geçirmiş, üzerine montu giydirmiştik. Kardan adama ayak yapabilsek belki de ayakkabı bile giydirecektik!

Cemil’i merak edip, tekrar oturdukları eve doğru döndüm. Cemil’i gördüm. Başı önünde, üzerinde incecik bir kazak ile bize doğru yavaş ve güç adımlarla yürüyordu. Biraz daha dikkatli baktım ve ayaklarında incecik yazlık bir ayakkabı ve yırtılmış yazlık ayakkabıdan dışarı fırlayan o öpülesi ayak parmakları… Tekrar tekrar baktım Cemil’e. Üzerine giydiği pantolon delik deşik olmuş, giyilemeyecek kadar yıpranmıştı. Geldi yanımıza “hadi oynayalım!” dedi. Ardından mutlu bir tebessümle baktı yüzlerimize. Etraftaki evler üzerime doğru yıkılmaya başlamıştı sanki. ‘Sen bu haldeyken ben nasıl oynayabilirim? Benim üzerimde montum, ayakkabım varken senin üzerinde hemen hemen hiçbir şey yokken ben nasıl oynayabilirim Cemil!’ diye haykırdım zihnimde. Kendimi kötü hissetmiştim. Suçlu hissetmiştim.

Cemil belki de burnumun ucunda olup da ayakkabısı, pantolonu, kazağı, montu olmayan tek çocuktu. Kim bilir belki de bu kışın soğuğunda bu şekilde yaşamak zorunda kalan milyonlarca çocuk, milyonlarca insan vardı. Ben kışı bu kadar güzel yaşıyor ve huzurla anlatıyorken belki de Cemil ve Cemiller için beyaz esaretti kış. Evet, kesinlikle o gün o acı bakışlardan anladım ki tam bir beyaz cehennemdi o ve onlar için. Kışın bütün ihtişamı içimde yok olmuştu. Kış kendisine bir düşman edinmişti. Artık karın yağışını üzerime yağan beyaz ateşler olarak görüyordum. Çünkü Cemil’de o yokluk içinde böyle hissediyordu.

Ailemin de desteği ile o gün öğrenmiştim aslında yardım elini uzatmayı. O gün öğrenmiştim paylaşmayı, paylaştırmayı. O gün öğrenmiştim bir çocuğun acı dolu bakışlarını mutluluğa çevirmeyi. O gün öğrenmiştim beyaz mahrumiyeti mutlu bir kış masalına çevirmeyi. O gün öğrenmiştim koca bir dünyanın hepimize yeteceğini!

Koca bir kış, birden çok Cemiller göreceksiniz. Ayakkabı, mont, kazak , pantolon, sevgi, ilgi ve benzeri desteklerinizle Cemillerin beyaz esaretlerini, mahrumiyetlerini, cehennemlerini ileride anlatabilecekleri sıcak kış masallarına çevirmeniz dileği ile…

 

Paylaş
Sonraki İçerikPAZARLAMADA BAŞARI PAZARLAMASI
Dünyada bir iz bırakmak, güzel işler yapıp kalplere dokunmak, insanları zaman zaman düşündürmek, okumaya teşvik etmek, alıp başını çığ gibi büyüyen cehalete bir dur diyebilmek, sonraki nesillere ve şuankilere hatta kendimde dahil iyi birer insan olmanın neler gerektirdiğini bulmak göstermek, iyiliğin mutlaka birgün kötülüğe galip geleceği inancını büyütmek ve sorunun aslında ağaçta, gökyüzünde, yağmurda, karda, güneşte, ayda, duvarda değil insanlarda olduğunu ve herkesin, herşeyin değişebileceğini göstermek amacı ile yola çıkmış elinden geldiğince yazmaya çalışan sıradan bir birey. :)

4 YORUMLAR

  1. Tam da mevsimiyken kadere surat asmış Cemillerin sesine ses olalım mı yeniden? o “lapa lapa” yağan kardan onlarda haykırışları ile nasiplensin mi? Aziz dostum..

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here