Sonbaharın En Güzel Rengi

0
264

Faruk Aldanmaz

Ağaçlardan yeşil, sarı ve kırmızıya çalan yaprakların dans edercesine yere doğru salınarak düştüğü bir sonbahar mevsimiydi. Her şey kendisini sonbaharın ihtişamına bırakmış, renklerin sarhoşluğuna bürünmüştü. Dans ederek yere düşen yaprakların üzerinde ufak patiler heyecanla koşturuyordu. Karıncalar kışa hazırlık yapıyor, büyük bir çaba ile yuvalarına bir şeyler taşımak için çalışıyordu. Hafif bir soğuk rüzgâr ellerini yüzüme doğru uzattı. Dokundu… Dokunması ile iliklerime kadar bu eli hissetmem ve gözlerimi rengârenk ağaçlardan, ufak patilerden, karıncalardan çekmem bir oldu. Her şeyden bihaber bir şekilde yürümeye devam ettim. Kim bilebilirdi ki kısa birkaç zaman sonra sonbaharın en güzel rengi olan onunla karşılaşacağımı… O sonbaharın en güzel rengiydi…

Renk cümbüşünden uzaklaştıkça çok uzun bir zamandır zifiri karanlık bir oda içerisinde duvara zincirlenmiş olan kalbimin atmadığı gelmişti aklıma. Zincirlerinden kurtulmaya dair en ufak bir çabası bile yoktu. Tamamen karanlığa teslim olmuş ve yorgun bir şekilde sadece yaşam belirtisi gösteriyor gibiydi. Öyle acıdan veya kederden değildi bu yorgunluğu, hapsolmuşluğu. Uğruna harekete geçecek olan “o sonbaharın en güzel rengi” ile henüz karşılaşmadığı içindi sadece. Bazen kısa bir süreliğine zincirlerinden kurtulup zifiri karanlık oda içerisinde sanki bir ayna varmış gibi karşısına geçip, Nerede? diye soruyordu kendisine.

Tüm bu düşüncelerden kısa bir an sıyrıldığımda şehrin kalabalığına çoktan vardığımı gördüm. Kalbimin ağırlığını da sırtladığım gibi kalabalıktan uzaklaşarak eve doğru yola koyuldum. Nihayet odama ve çalışma masama varmıştım. İşlerime koyulmadan önce telefonumu kurcalarken bir gönderi ile karşılaşmıştım. Bu gönderiye bir destek çağrısı vardı. İncelemeye başladığımda naçizane fikrimi ifade etmiş, tavsiyede bulunmuştum her şeyden habersiz bir şekilde. Bunun üzerine gönderinin asıl sahibi teşekkür etmek için iletişime geçmişti. Çok geçmeden peş peşe üzerine yazışarak birkaç görüşme daha gerçekleşmişti.

Bir şeyler oluyordu… Evet anlayamadığım bir şeyler oluyordu. Kulağıma zincirlerin birbirine temas ettiğinde çıkardığı o ses gelmişti sanki. Neden böyle bir ses duyar gibi oldum? Nereden geliyordu bu ses? Biraz zaman geçtikten sonra tekrar aynı sesi duydum kulaklarımda. Zincirlenmiş bir şeyin hareket etmesinden ortaya çıkan bir sesti bu. Çok zaman geçmeden fark ettim ki bu çok uzun zamandır zifiri karanlıkta zincirlenmiş olan kalbimdi. Hareket etmeye başlamıştı. Bunca zaman sonra ellerini zincire atmış ve koparmaya niyetlenmişti. Ona neler olduğunu sordum. Bu heyecanın sebebi o muydu? diye sorduğumda tekrar hareket etti. Evet dercesine kulaklarıma bir kez daha o sesi gönderdi.

Onu tanıdıkça daha çok heyecanlanıyor, daha fazla yoğunlaşıyordu kalbim. Her geçen gün daha fazla yol gidiyordu. O karanlık oda içerisinde zincirlerini henüz kıramasa da çıkmıştı bir yolculuğa. Her ekranda gördüğümde daha fazla heyecanlanıyordum. Bazen ellerim titriyor, bazen de konuşma yetimi kaybetmiş gibi sadece ekrandan ona kilitleniyordum. Neler oluyordu? Bu soruyu kendime sorar sormaz tekrar hızla harekete geçmeye başlamıştı kalbim.

Naif bir ruha sahip ve bir çiçek kadar hassastı. Her konuştuğumuzda kendimi ilkbahar mevsiminde zannediyor, kuşların tatlı cıvıltılarını duyuyor, rengârenk çiçekler içerisinde buluyordum kendimi. Sesi kulaklarımdan çıkmıyor, tatlı ve tüm karanlıkları dize getiren, aydınlatan o gülüşü zihnimden hiç ayrılmıyordu. İyi ki de ayrılmıyordu… Kalbime döndüm tekrar. Ekrandan bile bu kadar hızlı çarpıyorken bir araya geldiğimizde neler olabileceğini tahmin edebiliyor musun? diye sordum. Biraz daha sakinleşmiş ve ritimleri normale dönmüştü. Çünkü o bir şeylerden ve olabileceklerden emindi artık. Sadece tek bir şey vardı aklında. O da buna karşılık bulacak mıydı?

Saatlerim, günlerim sarp kayalıklardan akan bir şelale gibi hızla akıyordu. Artık bir araya gelmenin vakti gelmişti. Bunun için konuşup gün ve saati belirlediğimizde, hızla akan zaman durmaya başladı. Anlayamıyordum zaman kavramı mı ortadan kalkıyordu? Biri zamanın belinden kavramış ileriye doğru adım atmasını, akmasını mı engelliyordu? Neden geçmek bilmiyordu ki günler? Neden hemen gözlerinin gözlerime değeceği gün gelmiyordu?

Saatler gece 12.15’i gösterirken uyumaya çalıştım. Gözlerimi kapattım. İçim kıpır kıpırdı. Her gözümü açtığımda akrep ve yelkovan hala aynı yerdeydi. Geçmiyordu… Sabah olmayacaktı sanki. Bu durum sabaha kadar böyle sürdü. Saatler sabah 07.00’yi gösterirken hazırladığım çantayı alır almaz dışarı fırladım ve yola koyuldum. Yolculuk da tıpkı gece gibi çok uzun sürdü. Biri zamanı durdurmuş olmalıydı. Rüya gibi gelse de sonunda buluşma yerine varmıştım.

Heyecanlı bir bekleyiş içerisinde yoldan geçen araçları, insanları sayıyordum sakinleşmek için. Bir an sağ tarafa kafamı çevirdim ve yolun karşına geçmiş bana doğru bütün güzelliği ve ihtişamı ile geldiğini gördüm. Tam o sırada kalbim şiddetli bir hamle ile zincirlerini kırmış, karanlık odadan aydınlığa çıkmıştı artık. Döndüm ve ona lütfen kalbim… Lütfen sakin ol dedim. Sakin… Sakin… Sakin… Yaklaştıkça yaklaştı bana. Gözlerimin içine bakarak elini uzattı sımsıcak bir “Merhaba Hoş geldin” dedi. Ellerinden kalbime, oradan da bütün iliklerime kadar giden bir sıcaklık hissettim.

Yürümeye başladık sahil boyunca bazen birkaç kelime konuşarak bazen de susarak. Onun yanında olmanın her türlüsü güzeldi. Arada ikimizde kafamızı kaldırıp birbirimize bakıyor sonra tekrar yürümeye devam ediyorduk.

Gözleri… Bir ceylan gibi bakıyor, ay gibi parlıyordu. Baktığımda gözlerine alamıyordum kendimi. İçerisine giriyor kayboluyordum. Dış dünya ile bağlantım kesiliyor, hiçbir şeyin sesini duymuyor, hiçbir şeyi görmüyordum. İlk başlangıçtaki çekingenlik zaman ilerledikçe, sohbet ettikçe yerini daha fazla içtenliğe bırakıyordu. Göz göze gelmeler, gülüşmeler… Her şey çok daha güzel bir noktaya doğru ilerliyordu.

Kalbim zaman geçtikçe avuçlarının içinde yer edinmek istercesine göğüs kafesimden dışarıya doğru fırlıyordu. Hemen alıp avuçlarının içine alsa?.. Sımsıkı tutsa?.. Bir gün önce duran zamanı şimdi hiçbir şey tutamıyordu. Bütün herkesin, her şeyin önünden hızlıca koşuyordu. Arkasından yakalamak ve durdurmak istiyordum. Akşam olmuştu. Bulunduğumuz kafeden dışarı çıkıp yürümek istedik.

Hava yavaş yavaş kararıyor, bulutlar hızlıca bir araya toplanıyordu. Gökyüzüne baktık. Birbirimize baktık gülümseyerek. Henüz gözlerimi gözlerinden alamamışken çok tatlı bir yağmur yağdı. Giderek artmaya başladı. Biraz daha ilerledik. Sırılsıklam olduk. Aniden ikimizde durduk ve göz göze geldik yeniden. Dakikalarca yağmurun altında öylece bekledik.

Ani ve durdurulamaz bir refleks ile sımsıkı sarıldık. Birden yağan yağmur yerini zihnimin içerisinde açan bir güneşe bırakmıştı. Bulutlar dağılmış, güneş bize bakarak gülümsüyordu. Tüm kuşlar, ağaçlar bize dönmüş tebessümle bakıyordu. Başımızda rengârenk kelebekler uçuyor, denizdeki canlılar su yüzeyine çıkmış bizi izliyordu. Bütün atmosfer “Evet şimdi sıra sizde” diye haykırıyordu.

Başımız dönüyordu gözümüzü açıp sarılmayı bıraktığımızda mutluluktan. Sarhoş olmuştuk sanki. Saf ve temiz sevginin ilk adımını attık o gün. Üzerine daha fazla koyarak devam ettik. Ruhunun inceliği, kalplerimizin hassaslığı her geçen gün daha fazla bizi birbirimize çekti. Bütün kapılarını açmıştık kalbimizin artık.

Bir sonbahar mevsiminde “sonbaharın en güzel rengini gördüm ben…” O tüm sonbaharların en güzel rengi…

Paylaş
Önceki İçerikMerhamet
Sonraki İçerikAnlarsak Sevebiliriz
Dünyada bir iz bırakmak, güzel işler yapıp kalplere dokunmak, insanları zaman zaman düşündürmek, okumaya teşvik etmek, alıp başını çığ gibi büyüyen cehalete bir dur diyebilmek, sonraki nesillere ve şuankilere hatta kendimde dahil iyi birer insan olmanın neler gerektirdiğini bulmak göstermek, iyiliğin mutlaka birgün kötülüğe galip geleceği inancını büyütmek ve sorunun aslında ağaçta, gökyüzünde, yağmurda, karda, güneşte, ayda, duvarda değil insanlarda olduğunu ve herkesin, herşeyin değişebileceğini göstermek amacı ile yola çıkmış elinden geldiğince yazmaya çalışan sıradan bir birey. :)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here