Ev

0
150

ZEHRA IŞIKLI ALDANMAZ

Terk edilmiş bir evin önünden geçiyorum. Bitlis’in dağ yamaçlarına kurulu mahallerinden birindeyim. Bir ev. Sırtını şehrin merkezine, yönünü kurulduğu dağ yamacının en tepesine dönmüş bir ev. Şu günlerde baktığım her yüzde bir “ev” hali görüyorum. Evin -den hali, -de hali, -e hali.

Bu ev, eski bir ev. Terkedilmiş. Evin kahverengi, eski Ahlat taşından duvarları yer yer dökülmüş, oyulmuş, tahminen en az 100 yıllık bir ev. Bahçesinde geniş ve büyük bir boru var, şehrin su şebekesinde kullanılan eski bir boru olmalı. Kedi yavruları, en fazla 40 günlük olan hayatlarının tadını çıkarıyor, minik patileriyle ve minicik süt dişleriyle birbirlerini kovalıyor, birbirlerini ısırıyorlar. Hemen ardından saklanıyorlar, tahminen en az yüz yıllık, terkedilmiş, Ahlat taşından yapılma evin bahçesindeki şehrin su şebekesinden ıskartaya çıkmış genişçe su borusunun içine doğru. Doğduklarından beri burada olmalılar. Dünyanın en güvenli yeri burası olmalı. Tanıdık kokular. Tanıdık nesneler. Tanıdık ışıklar. Tanıdık gölgeler. Tanıdık sesler. Alışıldık, aşina olanın hissettirdiği ev hali bu. Dünyanın hiçbir yeri, bu ıskartaya çıkmış boru, bu terkedilmiş yüzyıllık evin duvar dipleri ve bu ceviz ağacının gölgesi gibi olamaz işte. Dünyanın hiçbir yeri bu rutubet kokusu gibi ev değil, minik patili, süt dişli, kovalamaca ve ısırmaca oynayan şu kırk günlük kediciklere. Burası evin -de hali işte. O kadar zamanın mekanın içindeler ki,  zaman ve mekanın ne olduğunun hiçbir önemi yok. Sorular eksik bir şeyin olduğu hissini onarmak için sorulur. Herşey tastamam, olması gerektiği zamanda ve olması gerektiği yerde olduğunda zaman ve mekan hakkındaki tüm sorular anlamını yitirir. Dünyanın en aşık, en ayakları yerden kesilmiş insanının bile zamana ve mekana dair soracak soruları vardır oysa. Çünkü yeryüzünde herhangi bir insan yoktur ki, kalbindeki evin bir duvarından bir oyuk açılmamış olsun, en muntazam zamanlarında bile -dikkat kesilirse şayet, üstelik mizacı da vuslattansa hasreti hissetmeye yatkınsa- bir ayaz köşe bulmasın kalbinde. En aşık, en mesut, en mutlu insanın bile en sevdiği şarkılar hafif kekremsi, hafif umut dolu, hafif buruk aşk şarkılarıdır, bu yüzden.

Bugünlerde baktığım her yüzde bir ev görüyorum. Evin çeşitli hallerini görüyorum. Evin -den hali, -de hali, -e hali. Bana senin evin benim kalbim dedi. Evime bakıyorum, evlere, pencerelere, kapılara, güneşin evi aydınlatış şekline, gölgede kalan duvarlara. Evin pencerelerini kaplayan sarmaşıklara. Tüm pencerelere, muntazam yeşil bir dörtgen oluşturacak şekilde pencereleri kaplayan sarmaşıklara, kahverengi duvarlara, yeşil dörtgenlere, yüzyıla, dağ yamacına, şehrin eski silüetine, uzaktaki modern betonarme apartmana, apartmanın içindeki memurların hayallerine, umutlarına, beklentilerine, beklemelerine. Ev tahminen yüzyıllık, eski, Ahlat taşından yapılmış, özenle üst üste konulmuş tuğlalar, taşlar. Nesillerin hayatı sevdiren dopdolu tek bir anlarına, o tek bir an için aldıkları milyonlarca nefese bakıyorum. Evin -den hali ile dolu etrafım. Evin-den uzakta, uzak-da. Uzak-a, uzağa gelen insanlarla dolu bir yerdeyim.

Önünde sonunda ev olacak burası herkese, eski Ahlat taşından yapılı yüzyıllık terkedilmiş evin rutubet kokan duvar diplerinin kediciklere ev olduğu gibi veya değil. Burası ev olacak. En çok çocuklar ağlarlar, yeni yerlere “ev” derken. Öyle hemencecik “ev” demezler. Ama yine de en çok ve en çabuk onlar alışırlar, aşina olurlar, alışkın olurlar. Yeni evlerine, yeni kokulara, yeni ışıklara, yeni gölgelere, yeni ter kokularına, yeni parfümlere, yeni duvar diplerine, yeni oturaklara, yeni dağ yamaçlarına, yeni şehir merkezlerine, yeni yemeklere, yeni yüz ifadelerine. Büyükler hep zorlanırlar, çocukken evlerine alışmış ama evlerine kırgın büyükler. Onlar biteviye ev ararlar, hiç ev aramıyor gibi görünürken. Kararlı ve yalın bir yüz ifadesi yüzlerinde, evi olan bir insanın yüz ifadesine benzer, evinden razı bir insanın yüz ifadesine benzer, evinde olan bir insanın yalın yüz ifadesine benzer. Öğütler verirler, birbirlerine, çocuklarına, evine yerleşmeye çalışan yorgun kalpleriyle ama kalplerinin sesini duymayan kalplerinin duvarlarıyla. Öğüt verirler, akıl verirler, tavsiye verirler. Evin-den uzakta, kalbin-den uzakta. Resmi yapılası, fotoğrafı çekilesi bir tablo gibi görünürler, kedisi, eski evi, yetişkini, çocuğuyla, herkes ve herşey. Güzel bir resim. Güzel bir tablo. Kulaklarımda kulaklık, evimden uzakta, kalbimde birinin kalbin-e, evime yerleşmenin tatlı telaşı, ayaz vuran duvar deliklerini şefkatle işlemeye çalışıyorum. Vuslat ve hasret evin aynı hali sanki, biri yalın yalnızca biri karmaşık. Gözüm hep o evde, o boruda, o kediciklerde, o ceviz ağacında. Tekrar dinle diyorum:

“…Bir dağ yıkılıyor ah içerimizde

Bir çiçek büyütmüşüz saksıya sığmaz

Ne sevmekten korkmak ne zulümden korkmak

Bize yakışmaz

 

Söyle bir kırık hava döneyim

Turna uçsun içimde

Ben seni nasıl sarıp nasıl seveyim

Hayalimde düşümde…”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here